Cemil Matar
Bir aydan az bir zamandır mali krizi bırakıp ekonomik krizi konuşur hale geldik. Şimdi ise biz ve Amerika’dakiler yaşanması kesin siyasi krizden bahsediyoruz.
Yeni muhafazakârların ruhani lideri ve önde gelen isimlerinden William Kristol’u dinliyordum. Hemen itiraf edeyim ki bu adam yaptığı konuşmada düşünce ve kitaplarının bende yarattığı şaşkınlıktan çok şaşırttı beni. Özellikle de bizimle yani Araplar ve Müslümanlarla ya da kaynağını Yahudi mirasından alan “medeni” topluluğa ait olmayanlarla alakalı olan düşünceleri enteresandı.
Kendisine yeni muhafazakârların ve düşüncelerinin, samimi koruyucu Bush devrinde yenilgi alıp almadığı soruldu. Bir müddet tereddüt geçirdikten sonra cevap verdiğinde, Bush döneminin Amerika’yı ve onun adını özellikle de yeni muhafazakârların -ister Pentagon yönetiminde olsun ister ekonomi ve dış siyaset alanlarında- şanını lekeleyen sorunlara sebep olduğunu kabul etmeye yanaşmadı.
Savaş Hala Bir Seçenek Olarak Duruyor
Kristol, yeni muhafazakârların Bush’un Afganistan ve Irak’a girmesine sebep oldukları için pişman olmadıklarını ve hala İran’a açılacak savaşta ısrarcı olduklarını söylüyor hareketteki diğer kişiler de ona tabi oluyorlar. Ona göre; savaşlar Amerika’nın en önemli dış siyaset enstrümanı olarak her zaman hazır ve nazır bekletilmelidir.
Kristol’a göre demokratlar ileriki senelerde mecliste çoğunluğa sahip olacaklar. Yeni başkan demokrat olabilir fakat kendisi kafilenin durmadan yoluna devam edeceğinden emin. Kristol Amerika sağının krize rağmen galip olacağına dair iyimser yaklaşımını destekleyecek örnekler veriyor.
Demokrat partiden olan başkan Clinton 1999’daki -yani başkanlığının son seneleri- kanunu çıkartan kişi değil miydi? Banka ve kredi veren şirketleri birçok formaliteden kurtardı. Şimdi bu formalitelerin, kredi piyasasının çöküşünün en önemli sebeplerinden biri olduğu söyleniyor.
Başka bir açıdan, Obama Irak savaşı ve diğer uluslararası işler konusundaki tavrından geri adım atmadı mı? Onunla beraber Amerikan halkının bu savaşlara kin beslemesine sebep olan liberal kalemler de geri adım atmadı mı? Kristol’un Amerikan halkının rızasının önemli olmadığını vurgulamak için özenle seçtiği kelimeler beni şaşırtmadı.
O esnada, birkaç gün önce başkan yardımcısı ve yeni muhafazakârların liderlerinden biri olan Richard Cheney’in, Amerikan seçmeninin Irak savaşına karşı takındığı tavır hakkında yaptığı yorumda söylediği buna benzer sözleri hatırladım.
Aynı şekilde Kristol’un, Obama ve McCain’in halk arasında yandaş kazanmak için halkçılığa soyunduklarına dair yaptığı yorumda kullandığı ifadeler de beni şaşırtmadı. Kristol yeni muhafazakârların anti halkçı olmadıklarını, halkçılığın haddi zatında reddedilebilecek bir şey olmadığını ve bazı hedefleri gerçekleştirmek için gerekli olabileceğini söyledi. Önemli olan onun nasıl, hangi alanda ve kimin için kullanıldığıydı.
Yeni muhafazakârların en büyük düşünür ve teorisyenlerinden Robert Kagan’ı okuyan kişi, bu akımın liderlerinin yazdıklarını ve yaptıklarını takip ederek benim yıllar önce vardığım sonuçlara varır. Kagan diğer birçokları gibi Amerika’nın yeni bir soğuk savaşa ve 20. yüzyıldakiyle karşılaştırıldığında daha tehlikeli uluslararası bir karşılaşmaya hazır olduğunda ısrar ediyor.
Kagan uluslararası bir örgüt olarak, demokratik ülkelerin ihtiyaçlarını karşılayamayan ve Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmeyen BM’nin feshedilmesi fikrini ortaya atıyor. BM, 2. Dünya savaşında galip gelen ülkelerin birçok hedef ve çıkarını gerçekleştirmeyi amaçlayan Amerikan bakışını şekillendirmişti. Hedefler ve çıkarlar değişince uluslar arası örgütün yapısı, üyeliği ve çalışma tarzı da değişti. Yeni hedef ve çıkarlara hizmet edecek yeni bir örgüt kurmanın zamanı geldi.
Kagan demokratik ülkelerin, tıpkı 2. Dünya savaşında mihver ülkeleri yenen paktta olduğu gibi yeni bir örgüt kuracak pakt oluşturmasını öneriyor. Kagan, galip ülkelerin mağlup ülkeleri güvenlik konseyi üyeliğinden men etmesi gibi, Çin ve Rusya’nın bu örgütün dışında tutulması şartını koşuyor. Başka bir deyişle Kagan, sonunda demokrasiyi benimsemeyeceklerinden ve Batılı ülkelere düşmanca tavır sergileyeceklerinden emin olduğu için büyük devletlerden ikisine savaş açmayı önermiş oluyor.
Okyanusun diğer tarafından, Avrupa liderlerinden yeni uluslararası ekonomik sistem isteyen sesler yükseliyor. Bu liderler, temellerini ABD ve İngiltere’nin attığı sistemin Milton Friedman’ın, onun öğrencilerinin ve teorilerinin uluslararası ekonomi politikalarına hâkim olmasıyla ve ABD’nin bu politikaları dünya ülkelerinin çoğuna Dünya Ticaret Örgütünün koyduğu katı şartlar kanalıyla benimsetmeye çalışmasıyla ilkelerinden saptığını itiraf ediyorlar.
Şimdi, bu politikalar geçerliliğini kaybettikten sonra Batılı ülkeler; piyasanın, yatırım ve kredi ilişkilerinin kontrol edilmesini, devletin kredi piyasası ve bankalar üzerindeki hâkimiyetinin yeniden sağlanmasını istiyor. Başka bir ifadeyle dünya ülkelerinin kahir çoğunluğu yeni muhafazakârların dünya ekonomisine hâkim olmasına karşı çıktı ve ekonomilerini piyasa karmaşası otokrasisinden kurtarmaya karar verdiler.
“Son” İçin Daha Erken
Bu durum karşısında yeni muhafazakârlar şuan eskisinden daha kötü günler geçiriyor olsalar da elleri kolları bağlı olup biteni seyretmeyecekler.
Liderlerinin gölgesindeki beyaz Amerika; Latin Amerika kökenli göçmenlere karşı coğrafi sınırlarını korumayı başaramadı, siyahların cumhurbaşkanlığına aday olma seviyesine varan yükselişini durduramadı, cumhuriyetçi sistemin direği olan orta sınıfın halini iyileştiremedi, hiçbir askeri savaşta kesin başarı sağlayamadı, bütçe ya da ticaret bütçesindeki yetersizliği gideremedi, doların değerini koruyamadı, sağlık ve toplumsal alanda ileri bir sistem getiremedi ve bütün bunların da ötesinde dünyanın hiçbir yerinde ABD için halk desteği kazanamadı hatta Batı Avrupa’da olan desteği bile kaybetti.
Yeni muhafazakârların 30 yıl devam eden bu düzenli yayılışının hâsılatının onları; 70’lerde, daha yoğun bir şekilde ise Reagan ve onu izleyen dönemlerde ekonomi alanında gerçekleştirmek istediklerini de kapsayacak şekilde başarısızlığın büyümesinden sonra fikirlerinden vazgeçme ve hareketlerini tasfiye etmeye sevk etmeleri için yeterli sebep olduğu görülüyor.
Oysaki tarih bize şuan ki krizden yararlanmasını bilen, büyük yenilgileri takip eden, halkın öfkesinin taştığı ve halkçılığın yükselmeye başladığı dönemlerde fırsatları değerlendiren yeni muhafazakârlara benzer akımların tecrübelerini aktarıyor. Bu akımlar otoriteyi ellerine geçirmiş, muhaliflerinden kurtulmuş, radikal ulusal duyguları harekete geçirmiş ve dehşetli yangınlar çıkarmıştır.
Yeni muhafazakârların liderlerinin de diğerleri gibi krizden sorumlu olmalarına rağmen bu fırsatı kaçırmayacağını ya da en azından teslim olarak çekilmeyeceğini ve başarısızlığını itiraf etmeyeceğini zannediyorum. Bazı düşünürlerinin, düşüşü tanımlamak için dejenere kelimesini kullanacaklarını bazılarının düzeltme çalışmalarına onay vereceğini ama çoğunluğun bu uygulamaları büyük bir üzüntüyle onaylayacağını düşünüyorum. Bu, Bush’un yaptığı son basın toplantılarından birinde mali çöküşü durdurmak için sunduğu paketten özür dileyerek kullandığı ifadedir.
Bu çoğunluk bu günlerde Amerika’da ve diğer ülkelerde, ABD’nin ve özellikle de dünyanın ekonomik politikalarını savunan basın kampanyaları başlattı. Bu kampanyalarda ABD’nin düşmanları ve ondan nefret edenler, Amerika’nın dünyadaki konumunu karalamak, krizin boyutlarını abartmak ve liberalist ya da sosyalist politikalara geri dönmeyi istemekle suçlanıyor.
Açtığı savaşlar hala sürerken, fikirleri Amerika’nın askeri stratejisine yön verirken, hak ve hürriyetlere düşman kanunları kullanıma hazırken ve devlet idaresindeki taraftarları hala yerlerinde dururken, yeni muhafazakârların son noktaya geldiğini söylersek yanılmış oluruz.
Yeni muhafazakârların so henüz gelmedi. Bu son uzak olabilir.
* Makalenin çevirisi Gülşen Topçu tarafından Davet Haber için yapılmıştır.
Davet Haber