Amerika’nın Saddam’a karşı takındığı tavrı desteklemek, Irak savaşı için ortaya atılan yalan bahanelere ve Arap ümmetinin düşmanlarıyla birlikte aynı çukurda durup Arap dünyasının en önemli devletlerinden birine karşı düşmana yardım etmenin sonuçlarına katlanmak demektir.
Irak Saddam yönetiminde bile, Arapların İsrail’le kendileri arasında sağlamaya çalıştıkları güç dengesinde önemli bir yer işgal ediyordu. Irak’ın gücünün kırılmasını ya da onu yalnız bırakmayı kabul etmek, Siyonist düşmana yapılmış büyük bir hizmet ve Arap ulusalcılığının bütün manalarınca yapılmış bir ihanettir.
Aynı zamanda Saddam Hüseyin’i desteklemek diktatörlük ve tiranlık yönetimini desteklemek ve onun Irak halkına ya da Kuveyt savaşında olduğu gibi diğer Arap ülkelerine karşı işlediği bütün suçları kabul etmek demektir.
Amerikan savaşçılarıyla karşılaşmasında Saddam’ın yanında yer almak, defalarca halkından kurtulmaya çalışmış hegemonyal Arap rejiminden kurtulmak için ender bir fırsatı kaçırmak demektir.
Arap ulusal güçlerinin karşılaştığı zor soru buydu. Hangisi daha iyi? Diktatör olsa bile yabancı düşmana karşı Arap rejimini desteklemek mi yoksa kendilerine has hedef ve istekleri olan yabancı savaşçılar eliyle bile olsa bir tirandan kurtulmak için fırsatı değerlendirmek mi?
Bu şaşkınlığın sonucu olarak Araplar hala mevcut olan iki kampa bölündüler: Birinci grup, bütün hatalarına rağmen Saddam Hüseyin’den yana tavır koyuyor. İkinci grup ise Amerika’nın Irak’a açtığı savaşın doğurduğu sonuçları bir şekilde kabul ediyor ve bu savaşı yabancı güçlerin yardımıyla bile olsa peşinden koşulması gereken hürriyetin bedeli olarak görüyor.
Gerçekte ise her iki grubun da ikna edici bahaneleri var. Belki de tartışmanın ve sadece Irak trajedisinin değil Arapların yaşadığı başka birçok sorun ve kriz karşısında Arap ulusal güçlerinin yaşadığı çıkmazın devam ediyor olmasının sebebi budur.
Filistin Seçeneği
Fetih ve Hamas arasında hâlihazırdaki çatışma, Arap ufkunda beliren yeni bir felaketin işaretlerini taşıyan bir krizle yüzleşmede, Arap ulusal güçlerinin içine düştüğü çıkmazın başka bir modelini ortaya koyuyor.
Bu çatışmada Fetih ve Filistin Ulusal Yönetimini desteklemenin, Arap maslahatına hizmet eden doğru seçenek olduğunu düşünen bir grup bulunmaktadır. Bu tavrın üzerine bina edildiği temel, Filistin Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas’ın İsraillilerle gerçekçilik ya da pratik pragmatizm temeli üzerinde ve “siyaset mümkün olanın sanatıdır” ilkesinden hareketle ilişkide bulunuyor olmasıdır.
Bu yüzden, Ebu Mazin’in verdiği tavizler Filistin halkının haklarında ihmalkâr davranma değil İsrail düşmanının çıkarına olan bütün uluslararası, bölgesel, Arap ve Filistin şartlarında bu haklardan kurtarılması mümkün olanı kurtarma çabasıdır.
Bu şekilde Mahmut Abbas, Fetih ve Filistin Ulusal Yönetimini desteklemek pratik açıdan Arap çıkarlarına hizmet eden ulusal bir konum arz etmektedir.
Hamas’a destek veren diğer grup da güçlü temellerden hareket ediyor. Bu temellerin en önemlisi Hamas hükümetinin Filistin halkının özgür ve demokrat seçimlerle seçtiği gerçek ve meşru temsilcisi olmasıdır.
Bu görüşü savunanlar, İsrail’e taviz vermenin Filisin meselesine hizmet edemeyeceğini ve bedeli binlerce Filistinlinin şehit düşmesi, aç bırakılması ve ambargoya maruz bırakılması bile olsa Filistin halkının tüm haklarına sahip çıkmanın en ideal seçenek olduğunu düşünüyor.
Bu kişiler işgal ve direnişin devam etmesinin “açlıktan ölmek zehirli yemek yemekten daha iyidir” anlayışına göre Siyonistlerle yapılacak şüpheli barışçıl çözümlerin kabul edilmesinden daha iyi olduğunu vurguluyor.
İki taraf arasındaki bu anlaşmazlık ortamında, hiç kimsenin reddetmediği çağrılar yapılmaktadır. Bunlar, Filistin gruplarının birleştirilmesinin ve gruplar arasındaki çatışmanın durulmasının zorunluluğu yönünde yapılan çağrılardır. Fakat hiç kimse bunun nasıl gerçekleştirileceğini bilmemektedir.
Sorun, iki tarafın da hareket noktasının, komplo teorisyenleri tarafından iki tarafa da yapılan casusluk suçlamalarına rağmen temelde ulusal ve milliyetçi olmasıdır.
İşte burada okyanustan Körfeze kadar Arap ulusalcılarının yaşadığı çıkmazı belirlemek mümkündür. Onların şimdi karşılaştıkları zor soru: Hangi konum doğru ve hangi görüş Arap menfaatine hizmet eder? sorusudur.
Sudan’da Adalet
Sudan’da meydana gelen son sorun, ümmet sorunları karşısında takınılacak doğru tavrın belirlenmesinde Arap ulusalcılarının düştüğü çıkmaza başka bir örnek teşkil etmektedir.
Uluslararası Ceza Mahkemesinin, başında Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in de bulunduğu birçok Sudanlı yetkiliyi tutuklama kararı çıkartma çalışmaları yeni ve zor bir sorunun sorulmasına sebep olmuştur.
Sudan Devlet Başkanı, Darfur’da insan haklarını çiğnediği yönündeki suçlarla itham edilmiştir. Batı Sudan’da yer alan bu bölgede bağışlanamaz taşkınlıklar yaşandığında görüş birliği vardır.
Bazı kimseler en basit Araplık anlayışının bile, tekelci ve yabancı hegemonyal güçlerin Sudan’ın bütünlüğü ve toprakları üzerindeki hâkimiyetinden ödün vermesi için baskı uygulamaya çalıştığı Sudan Devlet Başkanının yanında yer almayı gerektirdiğini düşünüyor.
Bu kişiler, yabancı çıkarlarına ve Arap topraklarındaki sömürgeciliğe meydan okumayı düşünen hiçbir Arap liderin, gelecekte aynı sorunla karşılaşmaması için bu meselede el-Beşir’e yardım edilmesinin şart olduğunu düşünüyor.
Bu kişiler, bir Arap liderinin insan haklarını çiğnemiş ve aşırılıklar sergilemiş olsa da onu sorgulama hakkına sahip tek makamın -uluslararası kanun maskesi altına gizlenmiş olsa bile- hiçbir yabancı güç değil kendi halkı olduğunu ifade ediyor.
Aynı zamanda bir başka Arap ulusalcı grup, adaletin sağlanmasının -bu işle uğraşan bir makam olması bir yana- gerekli olduğunu düşünüyor. Bu bağlamda, bu kişiler Arap halklarının çıkarının -özellikle de halk maruz kaldığı baskı yüzünden bunu yapamıyorsa- Arap yöneticilerin yaptıkları hatalardan ötürü sorgulanması için sarf edilen uluslararası çabalara paralel olduğunu düşünüyor.
Bu konumun savunucuları, insan hakları davaları için uluslararası yardımdan vazgeçmenin, Arap insanını yöneticilerine dur deme ve onları vatandaşlarının haklarına tecavüz ve saygısızlık etmeden önce birçok defa durup düşünmelerini sağlama fırsatından mahrum bırakacağını düşünüyor.
Bu kişiler bakış açılarını destekleyen birçok örnek veriyor. Örneğin; elleri Bosnalı Müslümanların kanıyla bulanmış Sırp katil Karadziç’in yargılanması. Buna rağmen birçok kişi, uluslararası adaletin çifte standart uyguladığı gerekçesiyle uluslararası toplumun Karadziç ve onun gibilere karşı sergilediği tavırdaki şeffaflığından şüphe duyuyor. Çifte standart uygulamasına, Amerika’nın razı olduklarının yargılanmaması ve eski İsrail Başbakanı Ariel Şaron ve Amerika Başkanı George Bush gibi diğer savaş suçluları ve katiller aleyhinde hiçbir uygulamaya cüret edilmemesi delil getiriliyor.
Davet Haber